GERÇEĞİMSİ DÜŞLER-5
İmlası kırık kaderimin içinden 10'a 2 var.
Karanlık dans ediyor dört rüzgârın buluştuğu ruhumda. Ve ecel mumu hala ve yine ve ısrarla ışıklar saçıyor odama. Sözlerim savruluyor kelam aynası dağlarda. Ben miyim yankısı gidip gidip gelen. Gittiğin patikanın son taşına oturdum bu gece. Sana ve sen yürüyünce benimle beraber nefes alan bin cana seslenmek istiyorum, bu gece. İnadına arabesk, inadına hırçın, inadına sürünürcesine… Ve Bay B.'ye inadına…
Sen gideli, gökyüzünü birkaç bulut süslese de birkaç renk takılsa da ağlara, yaptığım tek, yaşamın gözyaşlarını taramak oldu. Yaprakları kuruyan, satırları anız anız yakılan yaşam kitabından, kararmış bir insanlık, yarına günlük kaygılardan bakar oldu sen gideli. "Ye, iç, yat" üçgeninde uçurtma uçuruyorum hala. Hüzünlü akşamlarımın kördüğümünde ben, mey ve neye sıkışmışken, martıların çığlıkları vurdu karaya sensizlikte.
Sen gideli, ne duru karlarda beyazı beyaz gördüm, ne de gözlerinin atlasından aynalarıma düşürdüğün silueti. Herkes içindeki vakte koşarken, çatlayıp bin parçaya ayrıldım ben sensizlikte. Hayatın yanlış okunmuş zikirleriyle meşgulken bedenim, ruhumu da tükettim. Ve en sonunda koptu elimdeki tarihlerin, şehirlerin hüzün şeridi sensizlikte. Aşkın miladından önce bu şehirde asılı kalan ben, kendi kıyametimi yaşadım hep.
Sen gideli kendi ayak izlerime basarak yürür oldum, her adımda biraz daha dünyaya gömüldüğümü duyarak usul usul. Kendi resmimle süslü bir ölünün dünyasından topladım en son küskünlüğümü. Bir değil, on değil, yüz değil, bin ayak. Hangisini daha önce atacağımı hesaplarken, ayaklarım birbirine dolaştı sensizlikte.
Ve gittin. Hafifliğinden bir su kenarında akan gözlerim, ayrılık topladı cümlelerinden. Sözlerinle sınandım ve yalnız tasan kaldı arkanda. Gümüş bir şamdanın üzerinde mum lekeleri zamana karşı tutuştu hasretinde. Ayaza kesen bir geceyi solumak düştü, gözlerinde ağır depremler uyanan kaderime.
Oysa her şey seninle şimdi, masum ve dilsiz. Sözlerin ötelerin şelalesi gibi. Beyazı lekelenmiş bir kar yağsa da, imlası kırık kalbimin içinden Ferhat'ın kahrı geçse de dönüş yine sana.
Derler ki goncası açmaz bir aşkın kapıları örtük olurmuş. Mermere yazılan yazı kaybolur, yağmur düşer sızlanırmış karanfil, öyle mi? Öyle.
İşte öyle.
"İçim sensin bu ilde, dışım sensin
Sen bendesin, ben sendeyim."
GERÇEĞİMSİ DÜŞLER-4
10'a 1 var.
Seninle çoğalıyor hayatım. Zamanın beni küçülten, kendi hapishaneme kapatan engelleri kalkıyor seni düşündükçe. Yaşamadığım günleri yaşadığımı, görmediğim kahramanları gördüğümü, onların o kocaman, coşkulu başlangıçlarına ortak olduğumu hissediyorum seni düşündükçe. Seni düşündükçe içimden bir kuş sürüsü havalanıyor sıcak iklimlere, odamdaki menekşe açıyor morun en koyusunda, sabah güneşi yarı aydınlık doluyor ruhuma. Seni düşündükçe bütün hayatlara aşina oluyor, engelleri yıkıyor, bütün unutulmaz, eşsiz anlara konuk oluyorum. Hüzünlü, tuhaf, kaygılı, trajik, cesur, umutsuz, hayat verici.
Seni düşündükçe profesörken artık konuşmak anlamsız gelerek susan, bahçıvan olan Wittgenstein'ın yalnızlığına ve tıkanmışlığına hayran oluyorum. Arkadaşlarıyla çıkardığı dergi kapanınca kalan borcu üstlenerek, kuruşu kuruşuna ödeyen Oğuz Atay'ın o hüzünlü ve öfkeli dürüstlüğünü takıyorum saçlarıma.
Seni düşündükçe henüz yazmadığı romanının telifini kumar masasına süren ve romanını ne zaman yazacağını soran kumarhane sahibine "işte şimdi yazıyorum" diyen Dostoyevski'nin güçlü ve inançlı güvenini alıyorum sırtıma. Ceplerine çakıl taşları doldurarak kendini göl sularına bırakan Wolff'la beraber ölümün mükemmelliğini hissediyorum iliklerimde.
Seni düşündükçe hiçbir şeyini önemsemeden sadece âşık olmak için karşısındakinin gözlerine bakan Neyzen Tevfik'in yüceliğini duyuyorum gözlerimin akında. Sahibi tarafından kırbaçlanan bir atın boynuna sarılıp dakikalarca ağlayan Nietzsche misali sarılıyorum yalnızlığıma.
Seni düşündükçe tabiatın en sevdalı zamanlarındaki hazin tebessümlerinden bir sahne çıkarıp seriyorum önüme. Yaya doğru ok konulurmuş biliyorum; ama seni düşündükçe her okun sinan görünüyor bana. Benlik sütunlarını yıkmaya yeltense gönül Ferhatlarım, seni düşündükçe kazmalarım iğneye dönüşüyor, emel dağları Kaf misali yığılıyor önümde. Doğanlarım eşsizken, onlara fare avlatmakla alçaltıyor seni düşünmek.
Seni düşünmek Azerlere put yaptırırken içimde, İbrahimlerden de baltayı saklıyor. Seni düşünmek gönül ambarıma fareler düşürüyor. Seni düşünmek.
Sandalye misali. Başımın üzerindeyken beni alçaltan; ayaklarımın altındayken yücelten.
**********************************************************************************
GERÇEĞİMSİ DÜŞLER-3
Geceler yalnızlığa, saatler bana beş kalayı gösterirken geçiyorum aynanın karşısına. Lambalar çoktan söndü. Boğazımda kesif bir düğüm. Dilim bildik bir şeyler söyleme çabasında ama gayret boşuna. Vücudumun işlevsel tek parçası beynim, o da serkeş ve sersem. İçimden atlılar geçiyor.
Bilemezdim böyle olacağını. Oysaki beklenen bütün oyunların sonunun mutlu biteceğini söylemişlerdi bana. Meğerse mutlu bitmesi umulan bütün oyunlar hüzne eşmiş. Söyler misin bana Bayan B., hangi boşluk öldürür adamı? Hangi bilinmezliğin ismini koymaktan korkar insan? Ağlayamayarak çürüttüğün kaçıncı göze sahipsin? Hangi vebalin yükü cümlelerinin yüklemini oluşturuyor? Veremeyeceğin hangi hesaplar önünde yığılmış duruyor?
Sessizlik…
Anlam yüklemekte zorlanıyor, sıtma nöbetlerine tutuluyorum. Biliyorum artık, sirkin delisiyken şimdi yabancısı oldum. Yalnızlık bütün damarlarımı çatlatıyor. Basınç içimin bütün kanlarını akıtıyor dışarı. Kupkuruyum. Elvedalar başlayacak içten içe. Ayrı takvim yapraklarının peşine düşeceğiz bir zaman sonra. İsmini koyamadığım hatıralar istemedim sürgününüzü. Bayan B. olmaktan yoruldum sadece. Biliyorum kaçınılmaz sondur giden gözlerin kan sıçratması.
Sırılsıklamım…
Sararan bir cinnet sınırında dolaşıyor aşklar bu gece. İp üstündeki son adımımı da eziyorum, ezilmeme karşı koyarak. Düşeceğim… Hiçliğe dönmek mi Züleyhaları boşlukta düşlemek, yoksa utanılacakların adı mı değişti? Bilmiyorum…
Kötü gün dostu acı, mutluluk gibi sen de gel. Öyle gel ki durmadan can çekişen düşüncelerimi avut. İkiyüzlü zamanlarıma efendinin kim olduğunu göster. Soylu kâbuslarımı alaşağı et, beyazlıklarımı lekele ki masumluğum anlam kazansın.
Ne garip sana yazamadığım onlarca mektuptan yalnızca birini karaladım bu gece Bayan B.! Oysa ne zormuş acıyı satırlarda anlatmak. "Aşk" deyip geçivermek varken bisikletinin tekerleğine çomak sokulan çocuk gibi alabora olmakmış meğer gözlerinin haritasını kâğıda çizmek. Ve çarmıha gerilmekle eş değermiş elveda demek.
Boğazımda düğümleniyor her harf. Son kesif düğümü de yutuyorum. Lambalar çoktan yandı. Saatler sana ve bana bir kalayı gösteriyor. Merhaba.
**********************************************************************************
GERÇEĞİMSİ DÜŞLER-2
Kendim'e…
Sen hiç ölmeyi istedin mi? Ben istedim, sen giderken. Giderken kirpiklerinin kıyısında tadı ezberlenmiş sigaralar gibiydin. Gidiyordun kara bir tren katarında, umutlarım sağ cebinde, aşkımsa sol. Kırılan bir camın bütün yalanları birden söylediği ve bütün yalan söyleyenleri birden gösterdiği bir saatte, içimde neden susturamadığım oluyordun? Gidişinde bile kendi tenhamın cinnetiydin sen. Kaderimin her karesini başka bir bedende yaşarken ben, neden engel olamıyordum gidişine?
Oysa biliyor musun? Ben geçmişimi seninle öğrenmiştim. Geçmişimi ve olmayacak geleceğimi. Ben seninle çocukluğumun ellerinden tutmuş, onun kanayan dizlerini silmiş, bileklerindeki kan izlerini temizlemiştim. Çocukluğumun kırık gecelerini, seninle teselli etmiştim. Çocukluğumun elinden tutup, Kadir İnanır'la Türkan Şoray'ın oynadığı bir filmde, yazlık bir sinemaya gitmiştim. En arka sırada da senin çocukluğun oturuyordu. Şefkatle okşanmaya muhtaç, minicik başını görmüştüm o an. Ama gelemedim yanına. Çünkü gelirsem, biliyordum kendini saklayacağını, kanayan gururunla yok olacağından korktum. Neden sonra kendi çocukluğumu gönderdim çocukluğunun yanına. Işıklar kararıp Türkan Şoray bakınca Kadir İnanır'a, başlarımızı bir ışık demeti çevreledi. Çocukluğum çocukluğunun elinden tutsun istedim umursamadan. Sonra bir yaz günü, yazlık sinemada çocukluğumu çocukluğunla yan yana bırakıp öylece film seyrederken, çıktım dışarı.
Sen hiç ölmeyi istedin mi? Ben istedim, sen giderken. Şarkılar seni söylerken, ah bu şarkıların gözü kör olsunken, kadifeden keseye kahveden ses gelirken, ak duman kara duman dört yanımızı sararken, beni kör kuyularda merdivensiz bırakmışken, canımın taa içiyken, fikrimin ince gülüyken, yalnızlığa demir atmışken, söyleyememişken, gözyaşlarum damladi toprağa tane tane, olmadı bu sevdaluk.
Sen hiç ölümden vazgeçmeyi istedin mi? Ben istedim, sen gittiğinde. Çünkü ben seni değil, sende bulduğum kendimi sevdim.
**********************************************************************************
GERÇEĞİMSİ DÜŞLER-1
Konya’nın insan kokan, isyan tüten caddelerinde saatler tam akşamı gösterirken, korku, umutsuzluk, çaresizlik altındaki bakışlarım, mektuplardan süzülen yalnızlıklara dönüştü çoktan. Nereye gideceğim? Başım ayaklarıma ram olmuş sürükleniyorum biteviye… Nereye? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey aramızdaki mesafe fazla olmamalı. Seslerimiz birbirine değmeli, ellerimizin aksine. Duyabileceğimiz kadar yakın, dokunamayacağımız kadar uzak olmalıyız birbirimize. Beklenen bir soru ve çoğu zaman verilemeyen bir cevapla başlayan yolculuğumun daha başında haykırmaktayım ardından;
“Ben sana mecburum; sen yoksun.”
“Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden/Ne vakit bir yaşamak düşünsem” zamansız gel-gitlerle kabaran denizlerin sahillerinde darmadağınık oluyorum birden. Başka ölülere akıttığım yaşlardan bir damlasını çıkartamıyorum kendi cenazeme. Savruluyorum amansız bir boşlukta. Kışın bahara inkılâbı gibi ilk önce, ince ve derinden bir sızı ile sarsılıyor yüreğim. Özlemim sırattan yuvarlıyor tutunamayan gövdemi. Çaresizliğim kelimelere elbise misali, vuruyorum yüreğimin bam teline… Dün güne, günse yarına ait anlamsız sorularla yükleniyor. Ve ben ne düne, ne güne ne de yarına dair söyleyecek bir şey bulamıyorum. Öylesine avare, öylesine serkeş gezinirken sensizliğin caddesinde, haykırmaktayım olmayan görüntünün ardından;
“Ben sana mecburum; sen yoksun.”
Çağları delip geçemeyen sesim, belki kalemimin cızırtısıyla artar diye yazıyorum. Dudaklarımdan dökülen ağır başlı bir kış aslında. Korkunç ayazı, bitmeyen yağmurları ve hiç doğmayan güneşi ile bir kış masalını anlatıyorum. Yarım kalan duygularım bir başka zamanın misafiri olurken, ben sadece kendime misafir olabiliyorum. Akşamın, mesafenin, soruların, cevapların, yalnızlığın, sükûtun, gözyaşlarının bedelini ödüyorum sessizce. Huzura terk edeceğimi sandığım duygularımı alıyorum sırtıma. Zoraki bir tebessüm oluşuyor dudaklarımda ve güneşin sırrını gizlediği yıldızlar bir bir gülümserken gökyüzünde, anlıyorum gecenin hep var olduğunu.
Konya asırlık yalnızlığını boca ederken, sırtıma aldığım duygulara daha sıkı sarılıyorum. Ve umutla umutsuzluk arası olmayan kapına geliyorum;
“Ben sana mecburum; bilemezsin.”
Bayan B.