KAĞNI
Uzun zamanlar deniz kenarında ve surlar içindeki bir hapishanede kaldım. Kalın
duvarlara vuran suların sesi taş odalarda çınlar ve uzak yolculuklara
çağırırdı.Tüylerinden sular damlayarak surların arkasından yükseliveren deniz
kuşları demir parmaklıklara hayretle gözlerini kırparak bakarlar ve hemen
uzaklaşırlardı.
Bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak ona en büyük
iyiliği yapmaktır. Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar
yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir. On adım
ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek ve sonra aradaki kalın kale
duvarlarına gözleri dikerek bakmaya, denizi yalnız muhayyilede görmeye mecbur
kalmak az azap mıdır? Bahçede insanın ayakucuna inerek ekmek kırıntılarını
toplayan ve aynı hürriyetsiz topraklarda sağa sola adım atan bir kurşun bir
kanat vuruşuyla bu duvarları aşarak serbestliklerle kucaklaşmaya gittiğini
görmektense, nefes almaktan başka hürriyeti hatırlatacak hiçbir şey bulunmayan
bir yerde kapanmak daha iyi değil midir?
Fakat benim kaldığım hapishanede her şey, her ses, hürriyeti gözlerin önüne
kadar getirmek, sonra birdenbire çekip götürmek için yapılmış gibiydi. Surların
üstünde büyüyen ufak ağaçlar, yosunlu taşlardan aşağı sarkan sarı çiçekler bir
bahar havası içinde eli kolu bağlı olmanın bütün acılarını içime dökerdi. Uçsuz
bucaksız gökte bir kuğu gibi ağır ağır yüzen küçük beyaz bulutlar benden bir tek
teselliyi: unutmayı alırlardı.
Ve burada konuşulan şeyler hep eskiye, dışarıya ait şeylerdi. Sanki hiç
kimse buraya girdikten sonra yaşamıyor, yahut hafızası bunu zapt etmiyordu.
Buradaki hayattan bahsetmek lazım gelince de o kadar isteksiz anlatılırdı ki,
insanda, söyleyene azap veren bu şeyleri susturmak arzusu uyanırdı.
Yalnız kır saçlı bir mahpus bana hapishaneye ilk geldiği günlere ait bir
vaka anlattı. Belki bunu ona sıkılmadan anlattıran, içeriden ziyade dışarıya ait
olmasıydı. Bu, yarı kalmış bir firar hikâyesiydi.
Yalnız daha evvel hapishanenin duvarlarından bahsedelim:
Avlunun dört tarafını çeviren surlar kara tarafında kalın ve birbiri
arkasına birkaç tane idiler. Bir zamanlar burası şehrin iç sarayı imiş ve şimdi
sarı yüzlü, sakallı ve dünyadan uzak zavallıların dolaştığı bu bahçede asırlarca
önce genç cariyeler, belki aynı hürriyet aşkıyla gözlerini yukarı çevirip denizi
dinleyerek, dolaşırlarmış. Bu kalın surlar onları hem yabancı gözlerden, hem de
düşmandan korumak için yapılmış.
Şimdi yer yer çöken ve üzerlerinde biten bin türlü ot altında taşları görünmez olan bu duvarların
garp köşesindeki kısmının yıktırılmasına
başlanmıştı. Buraya yeni münferit (*) daireler yaptırılacağı söyleniyordu.
Bir gün yukarıda söylediğim kır saçlı mahpusla birlikte bu yıktırılan
duvarı seyrediyor, kazmayı vurdukça parça parça aşağı dökülen harçlara
bakıyorduk. Sekiz metre kadar geniş olan surun yıktırılması epey uzun sürüyordu
ve dış bahçenin bu tarafına gelmelerine müsaade olunan emniyetli yahut eski
mahpuslar, uzun seneler içinde pek bol olarak görülmeyen bu "eğlenceyi" sabahtan
akşama kadar oturup seyrediyorlardı.
Duvar yarı yarıya yıkılmıştı ki, benim yanımda sesini çıkarmadan duran kır
saçlı mahpus yavaşça kulağıma eğildi:
Bir zamanlar ben bu duvardan kaçacaktım! dedi.
Merakla yüzüne baktım. O, bahçenin bir kenarındaki kuru ayva ağacına doğru
yürüdü. Yan yana çömeldik, gözlerini parça parça aşağı düşen duvardan ayırmadan
anlattı:
"Dokuz sene evvel, yeni hapse düştüğümün birinci senesinde bu duvarların dibinde ahşap
dükkanlar vardı. Bazı mahpuslar orada marangozluk, oymacılık, kuyumculuk yapar ve çıkardıkları
işleri dışarıdaki komisyonculara vererek limana gelen vapurlarda sattırırlardı. Biz de, cürüm
arkadaşımla birlikte, evimizden beş on kuruş getirterek şu şimdi yıkılan duvarın önündeki bir
dükkânda çalışmaya başladık. Sessiz insanlar olduğumuz için müdür bizi koruyordu. Biz de kârımızdan
ona üç beş kuruş ayırıyorduk. Fakat ne bu iş, ne de kazanç bize dışarısını unutturamıyordu.
Düşün! İkimiz de yirmi iki yaşındaydık. Dışarıda ele avuca sığar şey değildik. Bir orospu kadın
yüzünden vukuat yapıp içeri düştüğümüz zaman, burada birkaç günden fazla kalacağımızı aklımız kesmiyordu.
Fakat cezamız tasdik olup on beş sene yüklendikten sonra aklımız başımıza geldi. Daha doğusu aklımız
başımızdan gitti. Ama ne yaparsın? Dört taraf dört duvar. Belki af çıkar; cezasını sonuna kadar yatan
kaç kişi var ki?..diye kendimizi avutmaya çalıştık.
Bir gün dükkânın bir köşesinde tutkal kaynatıyorduk. Çanağın altına sürdüğüm odun,
duvarın taşına çarptı. Bana, taş yerinden oynar gibi geldi. Hemen ateşi ve çanağı oradan
kaldırdım, taşın soğumasını beklemeden yapıştım. Azıcık kireç döküldükten sonra, koca bir
tepsi ekmeği kadar büyük olan taş yere düştü. Eğilerek içeri baktım. Gözlerime inanamayacaktım:
Uzakta, ta ileride, dar bir ışık görünüyordu. Hemen arkadaşımı çağırdım. O da yere yatarak bakmaya
başladı. Sonra bana dönüp:
'Bu delikten dışarı çıkmak zor olmasa gerek, hemen kaçalım!' dedi.
Ben kendisine 'düşünelim' diye cevap verdim. Acemilik etmeye gelmezdi. Akşama kadar iş
göremedik, bir içeri, bir dışarı dolaştık.
Bazı geceler, iş çok olursa, gardiyana beş on kuruş vererek dükkânda kalmak mümkündü.
Gardiyan, koğuş yoklamasında bizi mevcut gösterirdi. O akşam düdük çalıp herkes koğuşlarına giderken
Arap gardiyanın eline bir yirmi beş kuruşlukla bir tutam esrar sıkıştırdık. O da: 'Hapishaneden banker
olup çıkacaksınız ellâlem!' diye yarenlik ederek gitti. Gece oluncaya kadar ceviz takozlarını keserle yontup
sözümona sedefli nalın yaparak vakit geçirdik.
Yatsıdan sonra lambayı köşeye çekerek taşı oradan aldım, arkadaş pencereden nöbetçi gardiyanı gözlüyordu.
Kâfir Arap her sefer esrarı çekince bir köşede uyur kalırdı ama, bu sefer domuzuna dolaşacağı tutmuştu. Ben delikten
içeri süzüldüm. Gözüm öbür baştaki delikteydi. Ay ışığı olmadığı için orası şimdi koyu yeşil bir fener gibi parlıyordu.
Biraz daha sürünerek ilerledim. Sırtım taşlara dokunuyor, enseme kireçler dökülüyordu. İki adam boyu kadar gittikten sonra
birden ferahladım. Elimle iki yanımı, üstümü yoklayınca geniş bir yerde olduğumu anladım, yine yoklaya yoklaya doğruldum.
Burası üç adım eninde, üç adım boyunda bir yerdi. Başımı eğerek ayakta durabiliyordum. Duvara dayanarak solumaya
başladım. Sürünürken oldukça yorulmuştum. Böylece biraz bekledikten sonra dükkân tarafında bir patırtı oldu ve delik karardı.
Önce korktum, sonra baktım bizim oğlan geliyor. Sanki bu yerin dibindeki delikte bizi duyacaklarmış gibi, yavaş sesle:
'Arap gardiyan uyudu mu ki?' diye sordum. Yattığı yerde ilerlemeye çalışarak: 'Öyle olmalı, yarım saatten beri
dolaşmaz oldu!' dedi. O benden daha zor sürünebiliyordu. Nihayet benim durduğum yere geldi, hemen:
'Burası ne biçim yer?' diye sordu. Sonra ellerini duvarda gezdirerek söylendi:
'Vıyy, her yanlar da yaş!'
Elimle onu aradım, parmaklarıma meşin bir torba dokundu. O zaman ne diye zor zoruna sürüklenebildiğini anladım.
Gündüzün acele ile bu torbayı bulmuş, belli etmemek için yalnız kendi tayınlarımızı içine koyarak saklamıştık.
Belki bir gün, iki gün insan yüzü göremeyecektik...
Ben bunu unutmuştun bile, arkadaş unutmamış ve beraber getirmiş. O da biraz dinlendikten sonra: ' Haydi bakalım,
dayan!' dedim. Bu sefer o öne düşerek şimdi daha yakına gelen deliğe doğru
ilerlemeye başladı. Ben de yere uzanarak arkasından gitmeye hazırlandım. Önümdeki, birdenbire
durdu: 'Buradan geçilmez!' dedi. Başı deliğe yaklaştığı için, dışarıda, kalenin üstünde dolaşan
candarmanın duymasından korkuyor ve yavaş konuşuyorduk. Sonra, sesi taşların ve kendi elbiselerinin
arasında boğulmaktaydı. Ben kalktım; o geri geri sürünerek geldi.
'Delik birdenbire darlaştı. Bir taş duvar var, onu söktürmek lazım. Ondan sonrası yine ferah!' dedi.
O sıkıntılı yolu bir daha geçerek dükkâna döndüm. Bahçeyi bir güzel dinledim: Ne ayak sesi,
ne de Arap'ın öksürüğü duyulmuyordu. Lambayı biraz açtım. Sandığın içinden bir keski ile bir çekiç
alarak geri döndüm.
Ondan sonra sıra ile deliğe girip çalışmaya başladık. Ses çıkarmamak için çekici hiç kullanmıyor,
yalnız keski ile taşın etrafındaki harçları dökmeye, taşı oynatmaya çabalıyorduk. Bizi dışarı atacak olan
deliğe yarım adım bile yoktu. 'Bir şu taş düşşe!' diyordum.
Gözüm karanlığa alıştığı için dışarısını seçebiliyordum. Karşımda öteki surun taşları vardı. Fakat
bu surlar pek harap olduğu için aralarından geçmek kolaydı. Kasabadaki oğlanlar bile kuzularını alıp burada
yayarlardı. Bu vakadan son hepsini tamir ettirdiler.
Böylece her birimiz üç dört kere girip çıktık. En son ben girmiştim. Yarım saat kadar uğraştıktan
sonra taş, bir sürü sıva ile beraber, önüme yuvarlanıverdi. Sevincimden deli gibi oldum. Arkada sesleri
duyan akadaşım da sabırsızlanıyordu. Ellerimle sımsıkı sarılarak taşı geri getirdim. Onu bir kenara iter
itmez deliğe doğru atıldım.
Fakat ben bu işle uğraşırken hiç dışarı doğru göz atmamıştım; deliğe yaklaşınca ne bakayım: Şafak sökmüş bile.
Başımı yavaşça uzattım ve elli adım kadar ötedeki kalede nöbetçi candarmanın gölgesini gördüm.
Tere gömülüvermiştim. Ağır ağır geriye döndüm ve:
'Yazık, kaçamayız!..' dedim.
Arkadaşım evvela güldü ve deliğe kendisi girdi. Fakat biraz sonra o da geldi. Karşı karşıya durduk,
artık gözlerimiz birbirimizi seçiyordu.
'Bu akşam geçti, başka bir akşam inşallah!' dedim.
Fakat bu kadar yaklaştıktan, hatta serbestliğin içine böyle aşını uzatıp baktıktan sonra insan geri
dönmek pek zor geliyor. Arkadaş başını salladı:
'Başka akşamı falan yok, bu akşam gideriz!' dedi.
'Artık bu akşam kalmadı, bugün diye konuş!'
'Peki, bugün gideriz!'
İlkönce ben de geri dönmeyi ister değildim, fakat bunun lazım olduğunu ona anlatırken onu değil kendimi
kandırdım. En sonunda sözlerime o kadar inanmış ve kendimi o kadar korkutmuştum ki: 'Sen istersen git, ben kalırım,
candarma kurşunuyla geberecek halim yok!' diye bağırdım, hızla geriye dönüp dükkâna doğru sürünmeye başladım.
O arkamdan bağırdı:
'Ülen gitme! Candarmanın gözünü avlar, daha ortalık adamakıllı aydınlanmadan otların arasına sine
sine gideriz!' dedi.
Fakat benim yüreğim, kör olası bir korku, bir can korkusu ile öyle yaman atmaya başlamıştı ki,
üstümü başımı yırta yırta kendimi dükkâna zor fırlattım ve taşı eski yerıne kapatarak sabahı ve
koğuşların açılmasını bekledim.
O gün kuşluk vakti iş meydana çıktı. Gardiyanlar, candarmalar dükkâna doluverdiler. Ben yarı
korkudan, yarı şaşkınlıktan aptala dönmüştüm. Taşı çektiler, delik meydana çıktı. Eğilip bakınca öbür
baştaki delik, bu sefer kocaman olarak görünüyordu. Yol bomboştu... Bir candarma mavzerini uzatarak iki
sıkı attı. Kurşunların karşı surlara vurdukları duyuldu. Hemen, bütün dükkânları boşalttılar. Duvarlar
muayene edildi, bizim arkadaşın kaçtığı delik iki yandan ördürüldü ve bir daha böyle dükkân açmak falan
yasak edildi.
Ben çok dayak yemedim. Kendim kaçmadığım için hapishane müdürü, karakol kumandanı, hatta müddeiumumi
halime cıdılar. Fakat keşke dayaktan öldürselerdi!.."
Kır saçlı mahpus bir müddet sustu. Yarı kapalı gözleri bir hayali kovalıyor gibiydi. Başını bana
çevirmeden, küfrediyormuş gibi keskin keskin:
"Ah... ne enayilik ettim!" dedi, "Ne enayilik ettim! Bir candarma kurşunu on beş seneden daha mı
kötü sanki? Bir korku yüzünden gençliğimi yok ettim."
"Halbuki o... kim bilir şimdi nerelerdedir? Bir daha buralarda görünmedi. Herhalde uzak bir
memlekette, kendisini tanımayanlar arasında yerleşti, akıllı uslu adam oldu... Belki çoluk çocuğa da
karışmıştır. İstersem ben de onunla beraber olabilirdim. Fakat bir dakikalık korku... O kahrolası korku..."
Çenesinin adaleleri gerilmişti. Hayatımda kendisini bu kadar istihkar eden, kendisine bu kadar kızan
insan görmedim; her gün üst üste yığılarak müthiş bir kin halini alan bu nefret dudaklarından çıkarak bir
tükürük halinde kendi korkaklığının yüzüne fırlatılıyordu.
Karşıda ameleler duvarı iyice alçaltmışlardı, ikimiz de ayağa kalkarak o tarafa yürüdük. Tam bu
sırada gürültüyle birkaç taşın yuvarlandığı duyuldu.
Ameleler geri fırladılar. Yanımdaki gülümsemeye çalışarak: "O benim söylediğim boşluğa geldiler
galiba, duvarın tam orta yerindeki boşluğa... Ben o zamandan beri çok düşündüm, ama bunun ne diye yapıldığını
bulamadım. Kim bilir, eski zamanlarda burada duvar içinde yollar, kapılar mı vardı?" dedi.
Ameleler bu sefer taşların düştüğü deliğe yaklaşmışlar, içeri doğru bakıyorlardı. Birkaç taşı daha
ellerine alıp bir kenara koyduktan sonra birdenbire, yüzlerinde elle tutulabilecek bir dehşet ifadesiyle,
doğruldular...
Etrafta bulunanlar ve bunların arasında kır saçlı mahpusla ben, o tarafa yürüdük; artık bir metreye
kadar inmiş olan duvara tırmanarak deliğe yaklaştık. Herkes halka olmuş, ses çıkarmadan, aşağı bakıyordu. Bunları
aralayarak biz de sokulduk ve gözlerimizi oraya çevirdik...
Elime birisinin yapıştığını, sımsıkı tuttuğunu ve sinirli sinirli titrediğini hissettim.
Orada, binlerce seneden beri güneş görmemiş olan rutubetli taşların üstünde bembeyaz bir insan iskeleti
uzanıyordu.
Çoğu birbirinden ayrılmış olan kemiklerin ayak ucunda bir çift eski kundura, yanıbaşında meşin bir torba vardı.
Başımı kaldırarak yanımdakine baktım. O hâlâ elimi tutuyor ve sinirli sinirli sıkmakta devam ediyordu.
Yüzü sapsarıydı ve bu yüzde, henüz ölümden kurtulanlarda görülen şaşkın bir hayata sarılış vardı...
(*) Hapishanede tek kişilik hücre.
Sabahattin Ali